Şikâyetçi Olan Kişi Mahkemeye Gitmezse Ne Olur?
Hepimiz bir şeyler için savaşırız, değil mi? Hayat, adalet, haklarımız… Bir gün, belki de hiç beklemediğimiz bir anda, bir haksızlığa uğrarız. Kayseri’nin soğuk kış akşamlarından birinde, uzun bir günün sonunda içimde biriken duygularla baş başa kaldım. Bir olay vardı, uzun süre kafamı kurcalamıştı. Kiminin gözünde basit bir meseleydi; ama benim için her şeyden daha önemliydi.
Bir Olay, Bir Karar
O gün, hayatımda önemli bir karar almak zorunda kaldım. Mahkemeye gitmem gerekiyordu. Bir haksızlık vardı ve bunu düzeltmek için çaba sarf etmek, karşımdakilerden hesap sormak, haklılığımı savunmak… Ama bir şey eksikti. İçimdeki o cesareti bulamıyordum.
Bir sabah, kaybeden bir parça insan olarak, bir avukatın odasında buldum kendimi. İnanın, kalbim hızlı hızlı çarparken, beynim daha hızlıydı. “Ya gitmemem gerekirse?” diye düşünmeye başladım. Mahkemeye gitmek, bir yanda cesaret isterken, diğer yanda hayatı alt üst etme korkusu vardı. Sonunda, mahkemeye gitmeme kararını vermek de, içimdeki korkuyla savaşmak da bana çok zor geldi.
Sahip Olmadığım Cesaretin Yükü
Sahip olduğum cesaretin sadece bir yansıması olduğunu düşündüm. Bir yanda kaybolmuş bir genç, bir yanda eski bir öfke vardı. Haksızlığa uğramıştım, ama her şikâyetçi mahkemeye gitmek zorunda mıydı? İnsanın içindeki hayal kırıklığı, çaresizlik ve kaybolmuşluk duyguları çok derin olabiliyor. Mahkemeye gitmeyi düşünmemek, sadece sorunları görmezden gelmek gibi bir şeydi. Ama, oraya gitmeseydim ne olacaktı?
Hadi gelin, hikâyeme biraz daha yakından bakalım. O an ne hissediyordum? Kafamı saran, her düşüncenin içinde kaybolmuş hissetmek… Sadece bir iki adım atarak mahkeme salonuna girmek, ne kadar kolay gibi görünse de, içimdeki hayal kırıklığını atamamıştım.
“Gitsem Ne Olur? Gitmesem Ne Olur?”
Birçok düşünce kafamda çırpınırken, içimdeki umut da bir o kadar dağılmaya başlamıştı. Ya gitsem, ama davayı kazanamasam? Ya benden başka birinin hakkını savunmaya kalksam, ama karşımda kimse olmasa? O düşünceler, insanın içinde dalgalar gibi yükseliyor. Bir gün mutlaka adalet yerini bulacak derken, ertesi gün korku ve kaybolmuşluk birbirine karışıyordu.
Bir an, sanki o karar her şeyin sonunu getirecekmiş gibi hissettim. Çünkü şikâyetçi olarak mahkemeye gitmek, ne demekti? “Ben haksızlığa uğradım!” demekti. Ama, gitmezsen, bu savaş bitmezdi. Her gün, her saniye aynı korkuyu yaşardım. Bu yüzden gitmek, belki de içimdeki kaybolmuş cesareti bulmaktı. Mahkemeye gitmeseydim, belki de sadece susmuş, sindirilmiş bir insan olarak yaşardım. Ama yine de gitmedim.
Adaletin Uzak Yolculuğu
Bir hafta sonra, aynı kafeydi, aynı sandalyeydi, ama içimde farklı bir hüzün vardı. O gün kahvemi yudumlarken, bu kararımın adaletin bir parçası olup olmadığını düşünmeye başladım. Mahkemeye gitmemenin bedelini ödeyen bir insan olurdum belki de, ama zaman her şeyi değiştirebilirdi.
Şikâyetçi olan bir kişinin mahkemeye gitmemesi, aslında içsel bir savaşı kaybetmek gibiydi. Kendini savunmamak, bir yanda rahatlık sunarken, diğer yanda sürekli bir kayıp duygusu yaratıyordu. İçimdeki boşluğu dolduracak olan tek şey, adaletin bir gün yerini bulmasıydı.
Sonunda kararımı verdim, mahkemeye gitmemek bir daha geri dönmeyecek bir yola girmem demekti. Ama içimdeki o hüzün de bir ömür boyu kalacaktı. Bu kararın bir bedeli olacaktı. Şikâyetçi olan kişi, mahkemeye gitmediyse, o haksızlık hayatında bir yara bırakır.
Sonuçta Herkes Bir Şekilde Yola Çıkıyor
Her şeyin sonunda, hayat yine bana ne kadar zorlu bir yolculuk olduğunu gösterdi. Geriye bakınca, mahkemeye gitmemenin sadece bir anlık çözüm olmadığını fark ettim. Herkesin, bir şekilde hayatın adaletini bulması gerekiyor. O yüzden cesaretin hep yanında olmalı, yoksa adaletin ne zaman, nasıl geleceğini hiç bilemezsin.
Evet, belki de hayat, bazen mahkemeye gitmemek gibi kolay yollar sunuyor ama sonunda kendini kaybetmemenin tek yolu, her zaman doğruyu savunmaktır. O yüzden ben, kendi yolumu bulmayı seçtim.